ELIZABETH: THE GOLDEN AGE

25/8/2009 · Kategori: Muzik

- Hükmünün Tanrı tarafından kendisine verildiğine inanmış mıdır tüm hükümdarlar? Hayatlarını uğruna feda ettikleri yönetme güdüsünü zevkle kucaklamışlar mıdır, yoksa sonsuz güçlerinin özgürlüğünde boğulmuşlar mıdır? Bize yansıtıldığı kadar güçlü ve insanüstü olabilirler mi, yoksa tüm güçsüzlükleri ve insani yönleri törpülenerek mi bize tanıtılmıştırlar? Sonuncusu ne yazık ki kulağa daha mantıklı geliyor. Her insan eşit şartlara doğmasa bile, aynı pürüzleri ve benzer zayıflıkları taşıdığı ve kitlelerin hep kendinden güçlü ve üstün bir varlığa inanmak istemeleri yüzünden tarihi yanlış biliyoruz ve insanları yanlış tanıyoruz. Tüm bu şaşırtmacanın içinde, yine de güçlü iradeleri ve yönetim kabiliyetleri ile öne çıkmayı hak edenler tabii ki var.

- Tarihin tanıdığı en büyük yöneticilerden birisi hiç kuşkusuz I. Elizabeth. İngiltere'yi altın çağına taşıması, İspanya'yı tarihinin en aşağılayıcı yenilgilerinden birine uğratması ve 40 yıl süren bir barış ortamı hazırlamış olmasının yanı sıra, pek çoklarının ilgisini çeken yönleri babası VIII. Henry'nin skandalları, annesinin babası tarafından öldürülmesi, kadın olmasının getirdiği toplumsal önyargıları aşmayı başarması, hiç evlenmemesi ve "bakire kraliçe" olarak tarihe geçmesidir. 

- Golden Age, 1585 yılından başlayarak I. Elizabeth'in hayatının bir kesitini gözler önüne seriyor. 1998'de çekilen "Elizabeth" filminin devamı olarak çekilmiş. 1585'te Elizabeth 27 yıldır kraliçe olarak tahtta ve tamı tamına 52 yaşındadır. Ne yazık ki yapımcı ve yönetmenler bu faktörü çok dikkate almamışlar sanırım, çünkü Cate Blanchett ancak 30larının sonunda bir kadın gibi görünüyordu film boyunca. Elizabeth'in yalnızlığı, sevgiye duyduğu açlık, insanların onu sadece kraliçe kimliğiyle tanıması ve sevmesinden duyduğu rahatsızlık, evlenerek güç kaybetme korkusu ve genel olarak ülke yönetiminin getirdiği yoğun stres ve endişe başarıyla aktarılmış film boyunca. Cate Blanchett'in çok doğru bir tercih olduğunu söylemeliyim. Kraliçeliğinden bir an olsun şüphe duymadım, çok güçlü ve asil bir oyunculuk sergilemiş. Ayrca, Elizabeth'e mahsus olduğu söylenen çabuk sinirlenme, kaliteli bir espri gücü, hırs ve kararlılığı da iyi yansıtmış.

- Görevi ve inançları ne olursa olsun, kadın veya erkek bir insanın aşktan uzak yaşayabileceğini düşünemiyorum. Uzak yaşamayı başarsa bile, düşüncesini uzaklaştırması pek mümkün görünmüyor. Elizabeth de bu düşünce doğrultusunda, aşık olmak ve aşık olunmak istiyor, ama seveceği erkeğin belki de kendine denk, statüsünü çok önemsemeyen ve kendisini olduğu gibi görecek birisi olmasını bekliyor. Filmde bu erkek, kraliçenin karşısına ne yazık ki 52 yaşında çıkıyor. O da, kendisinden 29 yaş küçük Mr. Raleigh. Daha sonra denize açılması yasaklanan ve kraliçe tarafından sir ünvanı verilen Raleigh aslında bir maceracı ve kaşif. Dönemin tüm denizcileri gibi Amerika'yı yani yeni dünyayı talan etmekle meşgul. Rahat tavırları ve dolaysız tavrıyla kraliçenin hemen ilgisini çeken Raleigh, bir yandan kraliçeye kur yapmakla meşgulken, bir yandan da kraliçenin hizmetindeki Bess'le ilişkiye girmekten, evlenip çocuk sahibi olmaktan geri kalmıyor.

- Açıkçası ben Raleigh ve kraliçe arasında yasak ve sonuçsuz bir aşk beklerken böylesi bir ihanetle karşılaşmak, Elizabeth'e karşı acıma duygularımı kabartmaktan başka bir işe yaramadı. Ama bu tavır, kraliçenin neden hiç evlenmediğine ve kimseye güvenmediğine dair açıklayıcı bir faktör de olabilir. Çünkü Raleigh'in evlendiği Bess, kraliçenin favori hizmetlisi.

- Sir Raleigh'i biraz araştırınca filmle tutarlılıklar görülüyor. Gerçekten bir kaşif, ve adını
kraliçenin bekaretinden esinlenerek koyduğu Virginia'da kolonileşme hareketleri başlatmış. İngiltere ve İrlanda'ya ilk kez patates ve tütün getirmiş olmasının yanı sıra şair, parlemento üyesi ve donanmada da görev alıyor. Hatta El Dorado efsanesini de başlattığı ve en sonunda bu uğurda hayatını kaybettiği de yazılı tarihte yer alıyor. İnsanların insan olduğunu unutup da, kusursuz özelliklere bürüme ihtiyacımız yüzünden olsa gerek, başlarda bana kraliçenin rüya erkeği gibi göründü ama sonra "Tüm erkekler aynı işte." klişe cümlesini kurdurdu :)

- Kraliçenin inatla evlenmemesi yüzünden olsa gerek, hakkında pek çok aşk dedikodusu var. Raleigh de bunlardan birisi. Burada romantizmden ve idealizmden uzaklaşıp, insanların çoğunun özünde kötülük olduğu düşüncesine sığınarak, naçizane fikrim şöyle: Kendisinden 29 yaş büyük bir kadına körü körüne aşık olmasını olası görmüyorum. Zaten aşık olsa idi, kraliçenin en yakınlarından birini baştan çıkarmazdı. Şan şöhret ve para peşinde koşan birinin kraliçenin yakın ilgisini araması kadar doğal bir eylem olamaz. Yani Raleigh, para uğruna yaşlı erkeklerle birlikte olan koket kızlardan farksız görünmüyor bana. Elizabeth'e gelince, o hayat şartlarında ve sevgisizlikte, karşısına çıkan ilgili, cazip ve çekici bir erkeğe aşık olmuş olabilir. Ya da çok zeki bir insan olduğunu bildiğimiz kraliçe de belki, yarattığı "bakire, masum kraliçe" imajının arkasında gücüne sığınarak beğendiği erkekleri elde etmekten geri kalmamıştır. Neyin gerçek olduğunu bilme şansımız yok.

- Filmin gerçekten çok güçlü bir kadrosu var. Genel rollerinin aksine iyi bir karakterle karşımıza çıkan Geoffrey Rush, çok iyi ama tanınmayan bir karakter oyuncusu olan Rhys Ifans, duygulu maço görüntüsü filme çok yakışan Clive Owen oldukça başarılılar. Film yansıttığı ilginç dönemin yanında sadece müthiş detayla çalışılmış kostüm ve dekorları için bile izlenebilir. Döneme ilgi duyanlardansanız, kaçırmayın derim.

- ilhamavcisi'nin notu 8/10.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

KÜÇÜK KADINLAR (LITTLE WOMEN)

18/8/2009 · Kategori: Sinema



- Orta okul ve lise yıllarında evirilip çevirilip karşımıza ödev olarak çıkan romanlar ve yazarlar vardır, Ömer Seyfettin kitapları ve Çocuk Kalbi ilk aklıma gelenler. Küçük Kadınlar bu furyadan çok etkilenmemiş bir roman olsa da, basitleştirilmiş versiyonları kitapçıları her daim süsleyen ve "temel eser" kategorisine giren kitaplardan birisi. Amaaaa, benim için yeri hepsinden ayrı çünkü 1800lerde yaşamış ve devrine ters düşmüş, sesini o zaman duyuramamış ve kadınlara -ve de duyarlı birkaç erkeğe tabii :)- hayatını ve ruhunu dökmüş bir kadının eseri Küçük Kadınlar.

- Film ve kitabı bütünleşik anlatmak istedim çünkü, bazı örneklerinin aksine bu film kitabın çok dışına çıkılmadan hazırlanmış. Olaylar baş karakterimiz, dört kız kardeşin ikinci en büyüğü olan Jo'nun gözünden anlatılıyor her ikisinde de. Bana kalırsa Jo, kitabın yazarı Louisa May Alcott, diğer kızlar onun kardeşlerinden esinlenilmiş karakterler ve hikaye de yazarın hayatı ile hayallerinin karışımından oluşuyor.

- Bu arada, her ne kadar filmin adı sadece Küçük Kadınlar olsa da, aslında hem Küçük Kadınlar hem de ailenin hayatının devamının anlatıldığı İyi Eşler kitaplarından oluşuyor. İyi Eşler ne yazık ki ilk kitap kadar tanınmıyor, o yüzden izleyenlerin %99'unun bu ayrımın farkına varmadığına eminim.

- March Ailesi 1800lerde Harvard'da yaşıyor ve iç savaşın fakirleştirici etkisi onların üzerinde de baskısını kuruyor. Savaştan önce çok kar getirmese de, bir okul sahibi olan babanın savaşa katılmasıyla aile iyice fakir düşüyor ve birbirlerine sarılmak zorunda kalıyorlar. Her ne kadar babaları yanlarında olmasa da, güçlü ve ortalamadan uzak bir annenin koruyucu kalkanı aileyi bir arada tutuyor. En büyük kardeş Beth, yumuşak huylu, ev işlerine yatkın, evlilik hayalleri kuran güzel bir kız. Jo ile aralarında bir yaş var. Jo, dönemin tüm kızlarının ve kısmen kardeşlerinin de aksine asi, özgür ruhlu, dışa dönük, enerjik bir kız, inandıkları uğruna savaşmaktan çekinmiyor. Üçüncü kardeş Beth içine kapanık, sanatkar ruhlu, iyi piyano çalan, iyiliksever ve duygusal bir karakter. En küçükleri Amy, geleneksel kadın tavrını tam anlamıyla yansıtarak güzellik, moda, pragmatizm, kurnazlık, giyim-kuşam ve erkeklerle kafayı bozmuş bir güzellik kumkuması.

- Kızlar kendi dünyalarında masalsı bir mutlulukla hayatlarını sürdürürken, komşu evin torunu Laurie Avrupa'dan çıkıp geliyor bir gün ve anında kızların ilgisini çekiyor. Tabii kızların hareketli dünyası da, yalnızlık çeken Laurie'nin ilgisini. Zaman içinde birbirlerine yakınlaşıyorlar, Laurie'yi aralarına alıyorlar ve kardeşsiz Laurie dört kardeşe, kızlar da bir erkek kardeşe kavuşuyorlar. Laurie ve Jo'nun kendilerine biçilmiş cinsiyet rollerinden uzak, maceracı çocuk ruhları eğlencelerine eğlence katıyor. 

- Sıradan gibi görünen olay akışının içinde evrensel ve örnek alınması gereken insancıl mesajlar var. Örneğin fakirlikten çekinmeyen ve paylaşmayı zevkle vazife bilen bir aile, kızlarına sürekli para için değil sevgi için evlenmelerini öğütleyen gizli feminist bir anne, yapımında köleler çalıştırıldığı için ipek giymeyen genç kızlar bunlardan sadece birkaçı. Amy'nin öğretmeni "Kız çocukları eğitmenin dişi kedileri eğitmekten farksız" olduğunu söylemesiyle birlikte annelerinin Amy'yi okuldan alması, çevrelerindeki kadınların sadece dekoratif motifler olmayı kabul ederek yaşamlarına devam etmelerinin kınanması da başka örnekler. 

- Sadece kadınların özgürlüğü üzerine yazılmış gibi görünse de, çift tarafın da gözünden bakmaya çalışmış Alcott. Laurie üniversiteye giderken Jo onu kıskandığını ve kendisinin de okumak istediğini saklamıyor. "Neden evlenmek zorundayız?" diyerek hayatının tek bir amaca indirgenmiş olmasını sorguluyor. Jo böyle düşünürken, Laurie de, "Neden siz evde özgürce resim yapar ve yazı yazabilirken ben okula gitmek ve sonra da çalışmak zorundayım, sadece müzikle uğraşamıyorum?" diye bir sorgulama içine giriyor. Toplumun kadına ve erkeğe biçtiği roller duygusal bir yolla sorgulanıyor böylece hem bir kadın hem de bir erkeğin gözünden. 

- İşin özünde verilen mesaj bence kişinin bilinçli veya bilinçsizce dilediği yaşamı sonunda bulması. Beth mutlu bir evlilik yaparak evinin nazik hanımı oluyor. Jo özgürlüğü ve sevgiyi buluyor, kendi okulunu açıyor. Amy zenginliğe Laurie'nin aşkıyla kavuşuyor, Laurie de hep istediği gibi March ailesinin bir parçası oluyor. Tüm bu güzelliklerin üzerine düşen gölgeyse duygusal Beth'in iyilik yapmaya gittiği aileden kaptığı kızıl hastalığı sonucunda güçsüz düşmesi ve aralarından ayrılışı. İyilikten maraz doğar lafını doğrularcasına yaşanan bu olay yine de, olayların akıcılığını ve iyilik sarmalını bozmuyor.  

- Sonuç olarak, Alcott gücünü kaybetmeden, istediklerinin ardından giderek ve genele uymayarak nasıl zarif, kişilikli ve çevresine yararlı bir kadın olunabileceğini gösteriyor March kızları ile. Çağdaşı ve benzeri Austen ile karşılaştırılınca aralarında her anlamda yakınlık bulmak mümkün. Ama Austen tamamen mutlu sonlar yaratırken, Alcott karakterlerini başarısızlıklar ve güçsüzlükler içinde mutlu etmeyi başarıyor. Jo'nun kocası Profesör Bhaer'in de Austen'in ünlü Mr. Darcy'sinden daha kusurlu olduğunu belirtmekte fayda var. Alcott her açıdan daha gerçekçi ama yine de pek çoklarına göre gerçek olması güç bir dünya seriyor önümüze. Üzücü olan nokta ise, yıllardır özellikle kadınlara tekrar ve tekrar yoğun duygular yaşatan ve romantizmi en güzel halleriyle yakalamayı başarmış bu iki kadının hayatları boyunca yalnız kalmış olmaları.

- Oyuncuları da es geçmemek gerek. Önce Christian Bale'e değinmeden geçemeyeceğim. Laurie'ye fiziksel olarak benzemese de, çok tatlı bir performans sergiliyor her zamanki gibi ve sonuçta Amy'i kıskanmadan edemiyorsunuz :) Winona Ryder'ın hırsızlık olaylarını hatırlamazsak eğer, duru ve masum, karakteri iyi yansıtıyor. Anne rolüne Susan Sarandon çok yakışmış, Kirstin Dunst da küçük Amy rolünde yer yer itici ama sevimli. Türü bayık bulmayanlardansanız, mutlaka izleyin ve hatta okuyun derim. 

- ilhamavcisi'nin notu 8/10.   

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ESİR ŞEHRİN MAHPUSU

8/6/2009 · Kategori: Edebiyat

- Bir önceki yazımda anlattığım, Kemal Tahir'in "Esir Şehrin İnsanları" kitabının devamı niteliğindeki "Esir Şehrin Mahpusu" Kamil Bey'in etkileyici hikayesine hapishanede devam ediyor. İlk kitabın sonunda Askeri Mahkeme'de yargılanmaya başlayan Kamil Bey yedi yıl ceza alıyor ve cezasını çekmek üzere hapishaneye gönderiliyor.

- Hapishaneye bayram arifesinde geliyor, geldiğinde ne müdür, ne de yetkili bir insan buluyor karşısında. Bir onbaşı ve gardiyanlar Kamil Bey'i diğer mahkumlarla karıştırıyor ve hırsız zannederek, faytoncu Osman Ağa'nın bir nevi başkanlık yaptığı koğuşa yolluyorlar. Elit bir paşa oğlu olan, hayatının büyük kısmını Avrupa'da geçirmiş ve halkını çok fazla tanımayan, hele de hapishane ve kabadayı kültürü olmayan Kamil Bey'i hapishanede zor günler bekliyor.

- Bir yanlış anlama sonucu hırsızlıktan mahkum olduğu zannedildiği için, hırsızlara yapılan aşağılayıcı muamele ile karşılaşıyor. Kibarlığı yüzünden kimsenin hatasını yüzüne vuramıyor ve sıkıntısı her gün daha da artıyor. Kemal Tahir tip yaratma becerisini bu kitapta da gösteriyor, muhtemelen bunu yaparken kendi hapishane deneyimlerinden de bolca faydalanıyor.

- Kamil Bey' en yardımcı görünen Zekeriya Hoca, diğer mahkumlara Kamil Bey hakkında bolca ispiyonculuk yapıyor. Osman Ağa ve diğerleri misafirperverlik göstererek Kamil Bey'in elinde avucunda ne kadar parası varsa soyup soğana çeviriyorlar. Saatini, yatağını ve neredeyse bavulunu kaybetme derecesine gelen Kamil Bey tüm bunlara olgunluk ve kabullenmişlikle karşılık veriyor. Ta ki, Ramiz Bey'in dobra eşi Fatma Hanım'ın getirdiği kurabiyeler çalındığında çılgına dönüyor. Osman Ağa ve diğerleri ile bir güzel kavga ediyor ve kendisinin de o güne kadar çok farkında olmadığı gücünü herkese gösteriyor. Bu olaydan sonra yanlış koğuşa düştüğü anlaşılıyor, adı "Millici Abi'ye" dönüyor ve ittihatçı Binbaşı Arif Bey'in koğuşuna geçiyor.

- Bütün bunlar olurken, eşi Nermin sürekli soğuk ve uzak davranıyor Kamil Bey'e. Nermin kadar eğitimli olmayan kadınların eşlerinin arkasında milli mücadele için durduğunu görmek, karısı ile aynı düşünceleri paylaşamamak, üstüne üstlük onun eniştesi, halası ve kuzeninin etkisi altında kaldığını görmek Kamil Bey'in sıkıntılarını artırıyor. Çok sevdiği kızı Ayşe'yi görememek de bunlara tuz biber ekiyor.

- İki roman boyunca Kamil Bey'in ruhsal değişimi ve gelişimi adım adım özenle işleniyor. Bağlarbaşı'ndaki köşke gittiğinde karşılaştığı çocukluk arkadaşı Fuat Bey'in kızından ayrı düşmüş olması ve avukatı ile mal davasına gittiğinde gördüğü ittihatçı mahkum subayın eşinin açtığı boşanma davası sırasıyla onun da başına geliyor. Bir Fransız gazetesinde Nermin'in kuzeni ve kendisine ayarlanmaya çalışılan kadın doğum doktoru ile birlikte Fransız maskeli balosuna gidip sabaha kadar kaldığını öğrenmesi olaylara son darbeyi vuruyor. İkinci kitap, Kamil Bey'in Nermin'e yazdığı boşanma mektubu ile sona eriyor.

- "Esir Şehrin Mahpusu" yine bir tarih ve hayat dersi kitabı niteliğinde. İnsanların önyargıları, içten pazarlıklı oluşları, küçük hesapları, toplumun farklı kesimlerinden insan manzaraları, hatta toplumda kadın sorunu akıllı bir kurgu ile gözler önüne seriliyor.

- Oldukça zevkli, sürükleyici ve öğretici olan "Esir Şehrin Mahpusu"nu her Türk gencine şiddetle tavsiye ediyorum. Milli Mücadele yıllarının İstanbul'da nasıl yaşandığını anlamak bakımından kesinlikle okunması gereken kitap, Kemal Tahir'in de en iyi kitapları arasında yer alıyor.

- ilhamavcisi'nin notu 9/10.  

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ESİR ŞEHRİN İNSANLARI (KEMAL TAHİR)

2/6/2009 · Kategori: Edebiyat

- Kamil Bey. 35 yaşında. Osmanlı'nın en zengin paşalarından birinin tek çocuğu. Hayatının büyük bölümünü yurt dışında geçirmiş, önce Galatasaray Lisesi sonra Oxford'da okumuş, birkaç dil bilen, terbiyeli ve mahcup bir beyefendi. Doğruluk ve iyilik uğrunda kendini feda edecek kadar kibar bir erkek. Hayat boyu zorluk çekmemiş, para sıkıntısı yaşamamış, milletinin çoğunluğunu oluşturan sıradan insanlarla içli dışlı olmak zorunda kalmamış, sanata ve okumaya meraklı, naif bir paşazade.

- Kemal Tahir'in Esir Şehir üçlemesinin ilk kitabı olan Esir Şehrin İnsanları, Kamil Bey'in Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarında İstanbul'a dönüşü ile başlıyor. Dönüşünde babasının paralarının suyunu çekmiş ve kaybedilen topraklardaki arsaların kaybedilmiş olduğunu öğrenince parasızlık ile ilk kez tanışıyor.

- Eşi Nermin de Kamil Bey gibi bir paşa çocuğu. Babasının paraları kumarda tükenince Kamil ile evleniyor. Güzel, alımlı ve zarif bir kadın olmak için yetiştirilmiş Nermin Hanım memleket meselelerine kayıtsız kalıyor. Onun için önemli olan evlerinin geçiminin eskisi gibi devam etmesi ve sosyetedeki itibarlarını sürdürmek. Karısına sonuna kadar güvenen Kamil Bey, Nermin'in anlayışsızlığı ve kayıtsızlığı karşısında, kadınları gelişmiş memleketlerin gelişmelerinin kaçınılmaz olduğunu tecrübe ile anlıyor. Kızları Ayşe ise henüz altı yaşında, İspanya'da doğduğu için babası tarafından Carmen'im diye sevilen akıllı, kıpır kıpır bir kız çocuğu. Kamil Bey kızını iyi yetiştirme düşleri kuruyor ancak, bu düşü gerçekleştiremeden baba-kız ayrı düşüyorlar.

- Bu ayrılığın sebebi, Kamil Bey'in Galatasaray'dan arkadaşı İhsan ve Ahmet'in birlikte çıkardıkları, ancak İhsan hapiste olduğu için karısı Nedime'nin devraldığı "Kabadayı" gazetesinde çalışmaya başlaması. Gazete Ankara'daki kuvvetleri ve Mustafa Kemal Paşa'yı destekler yazılar yazdığı ve Nedime Hanım eşi İhsan'dan kalma gizli işleri yürüttüğü için sürekli göz altındalar. Hamile Nedime Hanım'ın memleket meseleleri uğruna erkekler arasında canını dişine katması Kamil Bey'de büyük saygı uyandırıyor. Hatta zaman zaman eşi Nermin'in de Nedime Hanım'a karakter olarak benzemesini bilinçaltında istiyor.

- Nedime Hanım'ın hasta olduğu bir gün, o zaman kadar gizli işlere karışmamış olan Kamil Bey Ankara'ya gidecek bir sandığı gemiye teslim etmeye gönüllü oluyor. Çekinerek çıktığı bu ilk görevde yakalanıyor ve Harp Mahkemesi'nde yargılanmaya başlıyor. Babasının bıraktığı nüfuz ve eşi Nermin'in eniştesinin dostları sayesinde, Nedime Hanım'ı ele vermek şartıyla serbest bırakılacağı söyleniyor. Ancak, Kamil Bey bu öneriyi tabii ki gururuna yediremiyor ve yedi yıla mahkum oluyor.

- Esir Şehrin İnsanları, Kurtuluş Savaşı'nın çok da dokunulmamış bir manzarasını açıkça önümüze seriyor. Anadolu canla başla çarpışırken, yüzyıllar boyu kapalı kalmış olan İstanbul'un Anadolu'ya ve zafere inançsızlığı, Osmanlı aydınlarının halktan kopuk tutumları, işgal devletlerinin oyunları, tüm bunların içinde her şeye yabancı ve ürkek bir erkeğin hayatının tamamıyla değişmesi çarpıcı ama yalın bir dille anlatılıyor. 

- Kemal Tahir'in tiplemeleri ve kurgusu ustaca sürüklüyor okuyucuyu. Yıllar boyu başka bir isimle yazdığı Mark Hammer kitaplarının etkisiyle belki de, olaylar çok akıcı, beklenmeyen yerlerde şaşırtmacalar var ve halk dili çok iyi kullanılmış. Milletimizin özellikleri kesim kesim, meslek meslek, erkek kadın, çok başarılı bir şekilde analiz edilmiş ve birbirine bağlantılı olarak yazlımış. Cümlelerin çoğu Kemal Tahir'in hayat tecrübesi ile dolu, adeta hayat dersi veren bir ders kitabı.

- Üçlemeyi okumak, döneme dair bilgileri artırmanın yanı sıra, değişik insan tiplemelerini anlamak ve İstanbul'un karmaşıklığı ve hantallığına tanık olmak için değerli bir kaynak. Geri planda kalmış ama kaliteli yazarlarımızdan olan Kemal Tahir'i takdir etmemek elde değil, üçlemeyi şiddetle öneriyorum.

- ilhamavcisi'nın notu 9/10.   

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

STATÜ ENDİŞESİ (ALAIN DE BOTTON)

31/5/2009 · Kategori: Muzik

- Hangimiz kariyer, para veya güzellik hırsına kapılmadık acaba hayatımızın sadece bir döneminde bile olsa? Günümüz dünyası acımasız, şekilci, başarmak ve başarı ne kadar iyi bir insan olduğumuzun ölçüsü haline geldi. Amerika'dan dünyaya yayılan "mutlaka başaracağım" ve "en iyi benim" hırsı hepimizi az veya çok sardı, hayatımızı yeterince zor değilmiş gibi daha da zorlaştırmaya başladı. Kendimizi sorguluyoruz sürekli, kişiliğimizi başkalarından önce kendimiz eziyoruz, ileriye dönük gerçekçi olmayan planlar yapıyoruz ve bunlar gerçekleşmezse dünyadaki varlığımız anlamsızmış gibi hissediyoruz.

- İşte günümüz dünyasının vebası olarak nitelenen strese yol açan bu en temel faktörlerin aslında ne denli boş olduğunu anlamak için bir dış sese ihtiyacınız varsa, Alain De Botton'un "Statü Endişesi" kitabı imdadınıza koşuyor. Bence "Felsefenin Tesellisi" ile birlikte, "Statü Endişesi" yazarın en iyi iki kitabı şu ana kadar. Okurken içime serpilen serin suları ne kadar anlatsam da, birinci elden tecrübe etmenizi şiddetle tavsiye ederim.

- Yüzyıllar içinde değişen değer yargıları, önem verilen meslekler, el üstünde tutulan insanlar, kişilik özellikleri, saygı yaratan kavramlar bir bir önümüze seriliyor kitapta. Bir kaç sene sonra unutulup gidecek kavramlar uğruna kendimizi parçalamanın zaman zaman gereksiz olabileceğini, önemli olanın kendimizi kendimiz için geliştirmek, başkalarının bizim ile ilgili düşüncelerine gereğinden fazla değer vermemek, değer yargılarımızı oluşturarak hayatımızı anlamlı kılmak ve kendimize kurduğumuz dünyada mutlu olmanın rahatlığını anlatıyor Alain De Botton. Bir kez daha söylemem gerekiyor ki, hiç de haksız değil. Bunalıma düştüğünüz anlarda mutlaka okuyun bu kitabı, dengeli olmanın faydalarını siz de en az benim kadar takdir edeceksiniz eminim.

- ilhamavcisi'nin notu 8/10.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::